DOÇ.DR.HÜSEYİN YILMAZ | DOÇ.DR.HÜSEYİN YILMAZ

DOÇ.DR.HÜSEYİN YILMAZ

6MÜSLÜMANLAR ARASINDA AYRILIĞIN YA DA BİRLİKTELİĞİN ODAĞINDA KERBELÂ Prof. Dr. Hüseyin YILMAZ Sivas C.Ü. İlahiyat Fakültesi hyilmaz1969@hotmail.com Giriş  Kerbelâ Olayı, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in akrabaları ve sevenleri ile birlikte şehit edildiği, İslâm dünyasının yüzyıllardır unutamayıp hüzünle hatırladığı facianın adıdır. Tarihten günümüze bu olayla ile ilgili pek çok eser yazılmış, şairler ve âşıklar olayın vahametini ağıt, mersiye1, şiir ve roman türünden eserlerle anlatmaya çalışmışlardır.  Tarihsel süreçte doğru ya da yanlış pek çok bilgi ile beslenen, sözlü ve yazılı kültür halinde nesilden nesile aktarılan Kerbelâ Olayı, ülkemizdeki farklı kültür gruplarının birbirlerine karşı düşünce ve tavırlarında etkili olmaya devam etmektedir. Bu olay, günümüzde AlevîSünnî ayrılığı ile ilgili tartışmalarda en çok sözü edilen konulardan biridir. Çünkü ülkemiz Müslümanlarının Alevî-Sünnî şeklinde kendilerini farklı görmelerinde, Kerbelâ Olayı ve sonrasında yaşananların rolü büyüktür.  Tarihte sosyal ve siyasal bazı nedenlerin etkisiyle yaşanan Kerbelâ Olayı’nın günümüz Müslümanları arasında ayrışmanın mı yoksa birlikteliğin mi sembollerinden olduğu konusunda toplumun yeterli bilgiye sahip olmadığı bilinmektedir. Hz. Peygamber’in torunu Hüseyin ile yetmiş civarında yakınının şahadetiyle sonuçlanan bu faciayı günümüzde hiçbir Müslüman onaylamadığı halde, toplumun değişik kesimleri arasında konuyla ilgili bir düşünce karmaşası yaşandığı da bir gerçektir.  Öyleyse Türklerin İslâm dinini kabul etmesinden yüzyıllar önce gerçekleşen, ancak anlatıldığında herkes tarafından üzüntüyle karşılanan Kerbelâ’nın ülkemiz insanlarına doğru anlatılması, her şeyden önce tarihe olan saygının bir gereğidir. Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan, aynı dili konuşan, aynı İlâh’a, aynı Kitaba ve aynı Peygambere inanan, Ehl-i Beyt sevgisini yüreğinde taşıyan, aynı bayramları kutlayan, vatanı korumak için düşmanlara karşı omuz omuza mücadele eden Alevî ve Sünnî kesimin birbirini farklı din mensubu gibi görmesi, iki kesim arasında en azından 
 
1 Kerbelâ Olayı ile ilgili yazılmış ağıt ve mersiye türü şiirler için bkz: Mehmet Arslan ve Mehtap Erdoğan, Kerbelâ Mersiyeleri, Tunceli Üniversitesi Alevîlik Uygulama ve Araştırma Merkezi adına Grafiker Yayınları, Ankara, 2009. 
 2 
dindaş ve vatandaş olmanın gerektirdiği birlik ve kaynaşmanın yeterince sağlanamamış olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir problemdir. Ülkemizde her türlü siyasal, etnik ve inançla ilgili ayrılıkların bir kenara bırakılarak herkesin kendini bütünün parçası olarak görebileceği bir anlayışın toplumda yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Önyargılardan uzak böylesi bir anlayışın geliştirilmesinde tarihi olayları doğru yorumlamanın rolü büyüktür.  Bu çalışmadaki amacımız, kendilerini Alevî ya da Sünnî olarak nitelendiren kesimlerin Kerbelâ konusundaki düşüncelerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak değil; bütün Müslümanların yüreğini sızlattığına inandığımız bu olayın günümüzde bir arada barış içerisinde yaşamamıza engel oluşturmaması gerektiğini vurgulamaktır. Burada Kerbelâ Olayı tarihsel bilgiler ışığında değerlendirilerek günümüze yönelik bazı eğitsel öneriler sunulacaktır.  Kerbelâ Olayı’nın Kısa Tarihçesi Kerbelâ Olayı ile ilgili detaylı bilgi vermek, konumuz dışındadır. Ancak olayın tarihsel sürecine kısaca değinmeden bu konu hakkında değerlendirmede bulunmanın zor olacağı da bir gerçektir. Bu nedenle olayın tarihçesiyle ilgili hatırlatıcı bazı özet bilgiler doğrultusunda konuyu işlemeye çalışacağız. Kerbelâ’da faciayla sonuçlanan olayla ilgili sürecin başlangıcını, Hz. Ali ile Muaviye arasında yaşanan hilafet tartışmalarına kadar götürmek mümkündür. Bilindiği gibi, Hz. Ali halife olunca, Şam bölgesini kendisine siyasi merkez olarak gören ve Medine yönetiminin meşruiyetini kabul etmeyen Muaviye’nin iyilikle kendisine biat etmesini istedi. Ancak Muaviye’nin kendisine biat etmemesi halinde Müslümanlar arasında siyasi bölünmenin kaçınılmaz olacağını düşünen Hz. Ali, söz konusu bölünme tehlikesini Sıffin’de önlemeyi denedi. Çünkü bir an önce ülkede birliğin ve barışının sağlanması gerekiyordu. Ancak Muaviye Hz. Ali’nin bu konudaki girişimine karşı direnme yolunu seçti. Hz. Ali’nin ısrarla sürdürdüğü barış çabaları sonuçsuz kalınca savaş kaçınılmaz oldu.  Milâdî 657’de gerçekleşen ve pek çok insanın ölümüne neden olan Sıffîn Savaşı sırasında Hz. Ali’nin ordusu Muaviye ve askerlerinin direnişini bastırmak üzereyken Amr b. As iki taraf arasındaki anlaşmazlığın çözülmesi için Kur’an-ı Kerim’in hakemliğine başvurulmasını teklif etti. Bunun üzerine Muaviye’nin ordusundan beş asker Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takarak; “Savaşı sona erdirelim, Allah’ın Kitabı aramızda hakem olsun.” diye bağırdı. Hz. Ali, bu tavrın zaman kazanmaya dönük siyasi bir manevra olduğunu 
 3 
anladıysa da, kan dökülmemesi uğruna anlaşmazlığı hakem yoluyla çözme düşüncesini kabul etmek durumunda kaldı.  Yapılan görüşmelerde Ebu Musa el-Eşarî Hz. Ali’nin, Amr b. As da Muaviye’nin hakemi olarak kabul edildi. Hakemler iki başlı yönetimi sona erdirerek Müslümanların siyasal birliğini ve ülke barışını sağlayacak bir çözüm üreteceklerdi. Toplumun belli kesimleriyle yapılan görüşmeler sonucunda hakemler hem Ali’nin hem de Muaviye’nin hilafet görevinden alınıp yeni halifenin bir kurul tarafından seçilmesini kararlaştırdılar. Hicretin 37. senesi Safer ayında Dumetü’l-Cendel denilen yerde Müslümanlar hakemlerin aldığı kararı öğrenmek üzere toplandılar. Önce söz alan Ali’nin vekili Ebû Musa el-Eş’arî; “Bu yüzüğü parmağımdan çıkardığım gibi Ali’yi halifelikten çıkarıyorum...” dedi. Muaviye’nin vekili Amr b. As’ın da aynı şeyleri söyleyeceği beklenirken o; “Ben de bu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi halifeliğe getiriyorum” dedi. Yani Amr b. As, hile yaparak kararın Muaviye’ye biat etme şeklinde alındığını toplanan karabalığa ilan etmiş oldu. Ebu Musa el-Eş’arî durumu düzeltmeye çalıştıysa da, Şamlıların tek taraflı olarak Muaviye’ye biat etmeleri önlenemedi. Bu durum üzerine iki grup arasında tartışma çıktı. Ancak Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen Hz. Ali, çıkan tartışmayı yatıştırdıktan sonra ordusuyla beraber Medine’ye geri döndü.2 O tarihten sonra Ali Hicaz bölgesinde, Muaviye de Şam ve civarında halifelik görevini sürdürdü. Böylece hakem olayı, halife seçimi ile ilgili problemi çözmek bir yana, Müslümanlar arasında asırlardır devam eden siyasal, sosyal ve hatta inançsal ayrılığın kökleşmesine zemin hazırlayan bir uygulama olarak tarihe geçti. Hakem olayının İslâm’la bağdaşmadığını düşünen Hariciler Hz. Ali, Muaviye ve her ikisinin hakemlerini öldürme kararı aldılar. Harici militanı İbn Mülcem alınan karar gereği Hz. Ali’yi şehit etti.  Hz. Ali’nin şahadetinden sonra, Hicaz ve Kufe bölgelerinde yaşayan Müslümanlar Hz. Hasan’a biat ettiler. Bu durumu öğrenen Muaviye hemen bir ordu hazırlayarak Hz. Hasan’ın girişimini önlemeye çalıştı. Hz. Hasan da Ubeydullah b. Abbas komutasındaki öncü birlikle Muaviye’nin karargâhına doğru yola çıktı. Ancak askeri gücünün yetersizliğini anlayan ve yapılacak bir barışın Müslümanların yararına olacağını düşünen Hz. Hasan, toplumun hayrına yönelik bazı isteklerin yerine getirilmesini şart koşarak hilafetten vazgeçme kararı aldı.3 Onun bu kararıyla İslâm dünyasında iki halifeli dönem bitmiş ve Müslümanlar 
 
2 Bkz: Muhammed b. Cerir et-Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut tsz., c. 6, s. 53–62; Ebu’l Fidâ İsmail b. Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut 1966, c. 7, s. 315–316.  3 Bkz: Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 6, s. 91–95. 
 4 
arasında siyasal birliktelik şekilsel de olsa sağlanmış oldu. Ancak sağlanan birlik, geçmişin yaralarını sarma ve insanlar arasındaki kırgınlıkları giderme açısından yeterli olmadığı için ülkenin bütün insanlarını kapsayan manevi bir kucaklaşma da sağlanamadı.4 Muaviye yaşlanınca, kendisinden sonra oğlu Yezid’in halifeliği için halktan biat istedi. Müslümanların çoğu, içlerine sinmese de fitneyi önleme adına Muaviye’nin teklifini kabul etti. Ancak Yezid’in halifeliğini kabul etmeyenler de vardı. Bunların başında gelen Hz. Hüseyin, Yezid’in adaletsiz, dini yaşama konusunda ciddiyetsiz, içki ve eğlenceye düşkün biri olduğunu, dolayısıyla onun Müslümanların başına halife olarak getirilmesinin doğru olmadığını söyleyerek Muaviye’nin oğlu için biat talebini reddetti.5  Muaviye’nin kendi ölümünden sonra halifelik makamına oğlu Yezid’i düşünmesi ve insanları Yezid’e biat etmeye zorlaması, siyasal tartışmaları daha da alevlendirdi. Özellikle vefatından kısa süre önce Yezid’e vasiyetinde söylediği rivayet edilen şu sözler dikkat çekicidir: “Ey Oğlum! Senin için her türlü imkânı hazırladım. Düşmanlarını zelil kılarak sana boyun eğdirdim. Kurduğum bu düzende, dört kişi hariç, kimsenin seninle mücadele etmesinden korkmuyorum. Seninle mücadele edecek bu kişiler Ali’nin oğlu Hüseyin, Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyir’in oğlu Abdullah ve Ebubekir’in oğlu Abdurrahman’dır.”6  Muaviye’nin halkı oğluna biat ettirmeye çalıştığı dönemde Hz. Hüseyin Medine’de siyasetten uzak, sessiz ve sakin bir şekilde yaşıyordu.  Muaviye’nin ölümünden (680) sonra oğlu Yezid hilafet makamına geçince, başta Hz. Hüseyin olmak üzere bütün Müslümanların kendisine biat etmelerini, yani halifeliğinin tanınmasını istiyordu. Yezid, değişik vilayetlerde yaşayan halkın kendisine biatinin valiler kanalıyla merkeze iletilmesini istedi. Medine valisi özellikle Hz. Hüseyin’in biatini isteyince O, Müslümanlar arasında bir fitne ve kargaşa çıkmasın diye Mekke’ye gitti. Ancak Yezid’in adamları O’nu orada da rahat bırakmadılar ve Yezid’e biat etmeye zorladılar. Hz. Hüseyin Yezid gibi birinin halifeliğini onaylama ile İslâm davası adına mücadele etme arasında bir tercih yaptı ve mücadele kararı aldı. Mekke, Medine ve Kûfe bölgelerinde halkın büyük çoğunluğunun Yezid’in hilafetine sıcak bakmıyor olması, O’nun Yezid’e karşı mücadele etme kararı almasında önemli rol oynadı. O an 
 
4 Hüseyin Algül, Kerbelâ, Ensar Yayınları, İstanbul 2009, s. 45. 5 Bkz: Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe, el-İmame ve’s-Siyase, Kahire 1967, c. 1, s. 162– 163.  6 Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz: Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 4, s. 238. 
 5 
için Müslümanların birliğinin, Hz. Peygamber’in torunu Hüseyin’in halifeliği etrafında sağlanacağını düşünenlerin sayısı hiç de az değildi. Hz. Hüseyin Mekke ve Medine’de yaşayan pek çok insanın kendisini desteklediğini zaten biliyordu. Kûfeliler de gönderdikleri mektuplarla Hz. Hüseyin’e olan güven ve bağlılıklarını bildiriyorlardı. Konuyu değerlendiren Hz. Hüseyin, durumu yerinde incelemek ve mektup gönderenlerin samimiyetini öğrenmek amacıyla Müslim b. Akil’i Kûfe’ye gönderdi. Başlangıçta ilgiyle karşılanan Müslim, Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i desteklediğini bizzat yerinde gördü ve onların pek çoğundan Hz. Hüseyin için biat aldı. Kûfelilerin Hz. Hüseyin’e olan ilgi ve güvenini mektupla kendisine bildirdi. Ancak Yezid’in görevlendirdiği Vali Ubeydullah b. Ziyad halk üzerinde baskı kurunca, Hz. Hüseyin’e olan destek bir anda yok oldu ve Hz. Hüseyin adına Kûfelilerle görüşen Müslim, valinin adamları tarafından öldürüldü.7  Kûfelilerin daha önce mektup yoluyla bildirdikleri güven ve davetin gereğini yerine getirmek isteyen Hz. Hüseyin, Vali’nin zulmünden korkan halkın kendisine olan desteğini geri çektiğinden ve kendi elçisinin öldürüldüğünden habersiz bir şekilde, akrabaları ve sevenleri ile birlikte Kûfe’ye gitmek üzere hazırlık yaptı. Gitmemesi yönünde bazı tavsiyeler yapıldıysa da, Yezid’in saltanatına ve zulmüne karşı koymanın hem dinî hem de insanî bir sorumluluk olduğunu düşünerek Kûfe’ye doğru yola koyuldu (Eylül 680).8  Hz. Hüseyin, Kûfe halkının Vali’nin tehditlerinden korkup daha önce mektuplarla bildirdikleri güven ve desteği geri çektiklerini ve elçisi Müslim b. Akil’in Vali’nin emriyle öldürüldüğünü yolculuğu sırasında öğrendi. Yeniden bir durum değerlendirmesi yapan Hz. Hüseyin, yakınlarıyla birlikte yola devam etme kararı aldı. Fırat Nehri kenarında Nineva denilen yere gelindiğinde Hz. Hüseyin ve beraberindekiler sulak bir yerde konaklamak istediler. Ancak Kûfe Valisi’nin adamları buna izin vermeyip Hz. Hüseyin ve yanındakileri yiyecek ve içecek sıkıntısının çekildiği kurak bir yer olan Kerbelâ’da kuşatma altına aldılar.9 Hz. Hüseyin, niyetinin çarpışmak değil hak ve adaleti sağlamaya çalışmak olduğunu, bunun için gerekirse Yezid’le görüşebileceğini, en azından beraberindekilerin serbest bırakılması gerektiğini söylediyse de, Yezid’in Kufe Valisi olarak görevlendirdiği Ubeydullah b. Ziyad, emrindeki askerlere savaş emri verdi. Savaşın kaçınılmaz olduğunu anlayan Hz. Hüseyin ve yakınları var güçleriyle savaştılar. Yoğun geçen çarpışmalar 
 
7 Bkz: İbn Kuteybe, el-İmame ve’s-Siyase, c. 2, s. 5; Algül, Kerbelâ, s. 75–99. 8 Bkz: Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 6, s. 218.  9 Bkz: Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 6, s. 232; İbn Kuteybe, el-İmame ve’s-Siyase, c. 2, s. 5–6. 
 6 
sonucunda 57 yaşındaki Hz. Hüseyin ve aralarında küçük çocukların da bulunduğu 70’den fazla yakını şehit edildi (10 Muharrem 61/10 Ekim 680).10 İslâm tarihinin kırılma noktalarından biri olan bu olay, günümüzde Kerbelâ Olayı adıyla hatırlanmaktadır.11  Yankıları yüzyıllar boyunca devam eden Kerbelâ faciası sonucunda Yezid ve taraftarları lanetle, Hz. Peygamber’in ciğerparesi Hz. Hüseyin ve beraberindekiler ise rahmetle anılmıştır. Hz. Hüseyin başta olmak üzere Hz. Peygamber’in Ehl-i Beytine yapılan zulüm şiirlere ve destanlara konu olmuştur. Bu şiir ve destanlar olayın yaşandığı sınırların çok ötelerine taşınmış, zulme uğrayan bütün insanlar arasında büyük bir ilgi uyandırmıştır. Nitekim Türklerin bir kısmının Müslümanlığı seçmesinde, Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti için söylenen hüzünlü sözlerin, mersiyelerin, şiirlerin ve dilden dile dolaşan destanların etkili olduğu bilinmektedir. Orta Asya’da göçebe bir hayat yaşayan Türkler, Kerbelâ ile ilgili olarak anlatılan sözlü kültürde adeta kendilerini bulmuşlardır. Bu yüzden Orta Asya Türklerinin din olarak Müslümanlığı seçmesinde, başka nedenlerden daha çok bu tür sözlü anlatımın etkili olduğu söylenebilir. Kerbelâ Olayı’nın Düşündürdükleri Kerbelâ Olayı’nın sorumlularına bakıldığında; ahlâk, insaf, adalet, sağduyu, basiret ve merhamet gibi değerlerin siyasal ihtirasların gerisinde kaldığı görülmektedir. Olayın seyrinde hak ve adaletten yana olmak yerine, akrabalık bağlarının, İslâm öncesi cahiliye döneminden kalma kabilecilik düşüncesinin ve saltanat hırsının daha etkili olduğu anlaşılmaktadır.  Hz. Hüseyin başta olmak üzere, pek çok Müslüman tarafından Yezid’in halifeliğe layık görülmemesi, onun içkiye ve eğlenceye düşkün olmasından, yöneticiliğe ehil olmamasından, ilim, adalet ve dinî yaşantı konusundaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.12 Öyleyse Hz. Hüseyin’in şahadetiyle sonuçlanan Kerbelâ mücadelesinin amacını; “İslâm’ın temel ilkelerine uygun düşmeyen bir yönetim tarzının Müslümanlar üzerindeki egemenliğine karşı koymak” şeklinde özetlemek mümkündür.  
 
10 Bkz: Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 5, s. 416–453; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut 1966, c. 7, s. 181–204. 11 Kerbelâ ile ilgili geniş bilgi için bkz: M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, Ankara 1984; Ünal Kılıç, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, Kayıhan Yayınları, İstanbul 2001, s. 209–292. 12 Yezid’in halifeliğine karşı çıkanların gerekçeleri ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Kılıç, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, s. 156–163, 215–230, 396–412. 
 7 
Hz. Hüseyin, başlattığı mücadele ile Emevî yönetiminin Müslümanlar açısından hoş olmayan gidişatını durdurmak istiyordu. Ancak dönemin yöneticileri O’nun bu girişimini “siyasal iktidarı devirmeye yönelik bir isyan hareketi” olarak gördüler ve Hz. Hüseyin’in İslâm’a uygun bir yönetim kurma mücadelesini acımasız bir şekilde engellediler. Olayın sonucunda Hz. Hüseyin zulme karşı direnen örnek bir kahraman, Yezid ise kötülük timsali zalim bir yönetici olarak tarihe geçti. Kerbelâ Olayı’ndan sonra, siyaset aktörleri ve olayın seyri hakkında pek çok rivayet uydurulmuş ve bu olayla ilgili yorum yapanlar, uydurma rivayetlerden önemli ölçüde etkilenmişlerdir.13 Konuyla ilgili anlatılan ve yazılanlar incelendiğinde, gerçeklerle bağdaşmayan bilgilerin, abartılı rakam ve yorumların, birbiriyle çelişkili ifadelerin kaynaklarda yer aldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu bilgi kirliliği, olayla ilgili sağlıklı değerlendirme yapmayı zorlaştırmaktadır. Ülkemiz Müslümanlarının Alevî ve Sünnî şeklinde iki ayrı gruba ayrılmış olmasında Kerbelâ Olayı’nın önemli rolünün bulunduğu söylenmektedir. Ancak Türklerin İslâm dinine girişinden yaklaşık iki asır önce dönemin sosyal ve siyasal şartları içerisinde gerçekleşen ve tarih boyunca Müslümanların geneli tarafından üzüntüyle karşılanan Kerbelâ Olayı’nı günümüzdeki ayrılıkların nedeni görmek, tarihin yanlış değerlendirilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü o dönemde Alevîlik ve Sünnîlik gibi farklı mezhepler olmadığı için Kerbelâ Olayı’na karışan taraflar da Alevî ya da Sünnî değildi. Orta Asya’da yaşayan ve ancak Talas Savaşı’nda sonra Müslümanlığı kabul etmeye başlayan Türkler bu siyasal olayın seyircisi bile olmamışlardır.  Kerbelâ Olayı’nın baş sorumlusu Yezid’in Sünnîler tarafından da lanetlendiği14, öncelikle İslâm dünyasında Yezid ismine rastlanılmamasından da anlaşılmaktadır. Olayın mağdurları olan Ehl-i Beyt’in hem Alevî hem de Sünnî kesim tarafından büyük bir saygıyla anıldığı, cem törenlerinde ve kılınan bütün namazlarda onlara dua edildiği, çocuklara onların isimlerinin konulduğu bilinmektedir. Hz. Hüseyin’in vefat yıldönümü olan Muharrem ayında Kerbelâ şehitleri anısına matem orucunun tutulması, camilerde okunan hutbelerde ve vaazlarda Ehl-i Beyt sevgisi üzerinde durularak Hz. Peygamber’in aziz hatıralarına sahip çıkmanın öneminin vurgulanması, Hz. Hüseyin’e 
 
13 Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz: Taberî, Kitabu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 5, s. 301–304; Kılıç, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, s. 75–174; Algül, Kerbelâ, s. 635–84.  14 Bkz: Yezid’in lanetlenmesi ile ilgili İslâm bilginlerinin görüşleri için bkz: Sadüddin Mesud b. Ömer Taftazanî, Şerhu’l-Akaidi’n-Nesefiyye, İstanbul 1294, s. 74; Kılıç, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, s. 412–420. 
 8 
sevginin ve onun davasına olan saygının açık bir göstergesidir. Dolayısıyla kimsenin bir diğerini Hz. Hüseyin sevgisiyle denemeye kalkışması doğru değildir. Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı sürdürdüğü mücadeleden Alevî-Sünnî bütün Müslümanların çıkarmaları gereken dersler vardır. Ancak bu konuda gerekli düşünsel olgunluğa ulaşılmadığı da bir gerçektir. Örneğin ağıtlar yakıp gözyaşı dökerek Hz. Hüseyin’in acısını paylaşan pek çok insanın, O’nun uğruna canını feda ettiği İslâmî prensiplerden uzak yaşaması bir çelişkidir. Yaptığı zulümden dolayı lanetler yağdırılan Yezid’in içkiye düşkünlüğü ve dini yaşantı konusundaki duyarsızlığı bilindiği halde, onun tavır ve davranışlarını taklit edercesine, dinin ilkelerine, emir ve yasaklarına ilgisiz kalmak Hz. Hüseyin sevgisiyle asla bağdaşmaz. Öte yandan Yezid’in politikalarını onaylamadığı halde, Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini hedef alan Kerbelâ Olayı ile ilgili eleştirel yorum yapmaktan kaçınmak, Tarih bilimine olan güvenin zedelenmesine ve konuyla ilgili bilgi kirliliğinin artmasına neden olmuştur. Bilindiği gibi Kerbelâ Olayı’nın çıkış nedeni, ilk halifenin seçimiyle de ilişkilendirilmektedir. Hz. Peygamber’in yakın akrabası olması nedeniyle Hz. Ali’nin halifeliğe Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan daha layık olduğu iddia edilmektedir. Ancak soy ve akrabalığı halifelik seçiminde bir kıstas olarak ileri sürmek, Muaviye’nin hilafeti saltanata dönüştürmesine karşı olma düşüncesiyle çelişmektedir. Çünkü Kerbelâ Olayı’nın asıl nedeni olan saltanat düzenini koruma ile halifenin Ehl-i Beyt’ten olması gerektiği fikri arasında açık bir fark yoktur.  Kerbelâ Katliamı, Anadolu Alevilerince her yıl Muharrem ayında anılır ve lanetlenir. Sünnîler tarafından camilerde okunan hutbe ve vaazlarda Ehl-i Beyt’e yönelik işlenen bu cinayetin vahameti ile ilgili konuşmalar yapılır. Ancak Sünnîler, aktörleri arasında sahabeler var diye Kerbelâ Olayı ile ilgili detaylı yorum yapmaktan çekinirler. İslâm’ın pek çok ilkesinin ihlal edildiği ve Hz. Peygamber’in tüm Müslümanlara emaneti olan Ehl-i Beytine saygısızlığın doruğa ulaştığı Kerbelâ Olayı’nın sorumlularını eleştirmekten kaçınmak, Alevî camiada Sünnîlerin bu olaylarda Emevilerden yana tavır aldığı izlenimini uyandırmaktadır.  Dolayısıyla bu vahim olayın eleştirilip yorumlanması konusunda çekingen davranmak, Müslümanlar arasında vahdeti değil tefrikayı güçlendirmektedir. 
 9 
Hicretin 61. yılında (10 Ekim 680) gerçekleşen Kerbelâ Olayı, tarih içerisinde birçok olayla beslenmiş, bazı çıkar odaklarının kışkırtması15 ve toplumun bilgisizliği yüzünden canlılığını koruyan bir konu olma özelliğini sürdürmüştür. Kısacası ülke gündemindeki yerini koruyan Alevîlik-Sünnîlik olgusu ile ilgili görüş ve değerlendirmelerin önemli bir kısmı, daha ziyade bu olgunun tarihî, dinî, siyasî ve kültürel boyutuyla çelişen önyargılı açıklamalar düzeyinde seyretmektedir.  Kerbelâ Olayı’nda Hz. Hüseyin ve akrabalarına yapılan zulüm ve işkenceye taraf olan bir tek Müslüman’ın varlığı ihtimal dışı iken, bu olayın Sünnilikle ilişkilendirilmesi, bilgisizlik ya da yanılgıdır. Öyleyse atalarımızın Müslümanlığı kabulünden yaklaşık iki asır önce gerçekleşen Kerbelâ Olayı’nın hesabını bugün görmeye kalkışmanın asla haklı olamayacağı bilinmelidir. Alevilerin Sünnilere, Sünnilerin de Alevilere karşı önyargılı olmaları, bilgisizlikten ya da tarihi olayları çarpıtmaktan kaynaklanmaktadır. Konuyla ilgili bilgi boşluğunu ayrımcı ve tahrip edici düşünceler doldurunca kutuplaşma kaçınılmaz olmuştur. Dolayısıyla, bu olayın sağlam bilgiler ışığında doğru olarak değerlendirilmesi geleceğimiz açısından önemlidir. Kerbelâ Olayı’ndan Çıkartılacak Dersler 1. Tarihte yaşanmış olayları değerlendirmekten kaçınmak, geçmişe saygıyı güçlendirmekten çok tarihe güvensizliği artırmaktadır. Bu konuda yapılmış ve yapılacak iyi niyetli bilimsel çalışmalar, tarihte yaşanmış acı olayları kaşıma olarak değil, tarihe olan saygının bir gereği olarak algılanmalıdır. 2. Kerbelâ Olayı, günümüz Müslümanlarını ayrıştıran bir unsur değil, Alevî-Sünnî herkesi Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt sevgisinde buluşturan ortak bir matemin adıdır. Öyleyse geçmişe takılıp kalmadan Kur’an, Sünnet ve Ehl-i Beyt çizgisinde birleşip bütünleşmek gerekir. 3. Siyaset toplum idaresi için bir araç değil de çeşitli alanlarda çıkar sağlamaya yönelik bir amaç olarak düşünüldüğünde, kişisel çıkarlar ahlâk kurallarına, adalet duygusuna ve hukukun üstünlüğü ilkesine tercih edilebilmektedir. Yezid ve onun adına iş yapanların siyaset hırsı bunun açık bir örneğidir. 4. Siyasi konularda karar alırken istişare etmek çok önemlidir. Ancak istişare, Muaviye’nin yaptığı gibi, önceden verilmiş kararı 
 
15 Bkz: Cemal Şener, Alevîlik Olayı, 19. Baskı, Ant Yayınları, İstanbul 1995, s. 19–30; Arslanoğlu, “Türkiye’de Alevî-Sünnî Farklılığı ve Sorunlar”, s. 150.  
 10 
başkalarına onaylatma şeklinde uygulanırsa, sorun çözmeden çok yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olur.  5. Siyasî bir özellik arz eden Kerbelâ Olayı, dinselleştirilmeden soğukkanlılıkla değerlendirilmeli, bu olayı anmaya ve anlamaya yönelik programlar Alevî ve Sünnî Müslümanlar tarafından ortaklaşa düzenlenmelidir. 6. Alevîler ve Sünnîler birbirlerini geçmişten beri süregelen söylenti ve önyargılarla değil, oldukları gibi tanımaya çalışmalıdır.  7. Toplumun Alevî ve Sünnî kesimi arasında karşılıklı iletişim ve işbirliği güçlendirilmeli, düşünce ve yaşantı farklılığı hoşgörüyle karşılanarak birlik ve kardeşlik duyguları korunmalıdır. 8. Henüz Türkler Müslüman değilken gerçekleşen ve bütün Müslümanları üzen Kerbelâ faciasının hesabını bugün görmeye kalkışmanın ve bu olayın gerçekleşmesinde asla sorumluluğu bulunmayan günümüz insanlarını suçluymuş gibi göstermenin kardeşlik duygularını zedelediği bilinmelidir.   9. Yeni nesil, tarihsel olaylardan beslenen şiddet ve nefret kültüründen uzak, birlik ve kardeşlik duygularıyla yetiştirilmelidir. Bu konuda başta anne babalara, öğretmenlere, toplum önderlerine, medya mensuplarına, yöneticilere ve konuya ilgi duyan herkese sorumluluk düşmektedir. 10. Ağıtlar yakıp gözyaşı dökerek acısını paylaştığımız, çocuklarımıza ismini vermekten gurur duyduğumuz Hz. Hüseyin’in uğruna canını feda ettiği dinî ve ahlâkî değerleri ne ölçüde anlayıp yaşadığımızı sorgulamamız gerekir. 11. Kerbelâ Olayı, asılsız rivayet ve yorumlardan arındırılarak doğru bilgiler ışığında değerlendirilmeli ve bu olaydan günümüze dair sağlıklı mesajlar çıkartılmalıdır.  Son Söz Allah (c.c.) buyuruyor ki:  “Ey Müminler! Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran 3/105)  “... Dinlerini parça parça eden ve fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Onlardan her bir
 
 
 
 
 
 
 
grup, kendi sahip olduğuyla övünür.” (Rûm 30/31–32)  “Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku