SURİYE | MEHMET ALKIŞ

MEHMET ALKIŞ

MEHMET ALKIŞ'ın MİLAT gazetesinde yayınlanan makaleleri

Mehmet Alkış
Milat
Suriye’de devlet, uzun zamandan beri süren baskı ve zulme karşı direnişe geçen halkını ölümle göç arasında bir tercihe mahkûm etti. Onlara boyun eğdirmek için şehirleri ve diğer yerleşim birimlerini elindeki gelişmiş silahlarla tahrip etmeyi dört yıldır sürdürüyor. Adalet ve hak talep eden insanları acımasızca katlediyor. Zaten hiçbir meşruiyeti olmayan Baas Rejimi her dönemde bu tür katliamlarla yönetimi elinde tutabilmiştir. Şimdiki Suriye devlet başkanının babasının1982 yılında gerçekleştirdiği Hama Katliamı tarihe önemli bir suç belgesi olarak kaydedilmiştir. O zaman bir şehirde işlenen katliam şimdi bütün ülkede işleniyor. Şehirler başta olmak üzere bütün Suriye topraklarında ölüm ve yıkım sınır tanımıyor. İnsanlar; yaşadıkları yerleri, evlerini, işyerlerini, tarlalarını, yakınlarını; kısaca sahip oldukları her şeyi bırakıp ölümden kurtulmak için başka yerlere sığınıyorlar. Bir kısmı ülke içinde kısmen güvenli bölgelere, diğer bir kısmı ise ülke dışına çıktılar. Her gün bunlara yeni trajediler ekleniyor.
Her yerde ölüm kol gezdiği için ülke içinde kalmayı tehlikeli gören milyonlarca kişi yaşadıkları yere en yakın sınırları aşarak çevredeki ülkelere sığınıyorlar. Şu sıralarda bir buçuk milyon civarında Suriyeli Türkiye’de bulunuyor. Son zamanlarda rejimin yoğun saldırıları ile iyice riske giren Halep düşerse, muhtemel göç dalgası ile bu sayı ikiye katlanabilir. Böyle bir durumda Türkiye, ağır bir yükün altına daha girmiş olacaktır. Şimdiye kadar Türkiye’ye sığınanların yaklaşık iki yüz bini devlet imkânlarıyla oluşturulan kamplarda yaşıyor. Geriye kalanlar ise, başta sınıra yakın iller olmak üzere birçok bölgeye dağılmış bulunuyorlar. Türkiye’ye gelen Suriyelilerin yarısının sınır illerinde, diğer yarısının en çok İstanbul olmak üzere Türkiye geneline yayıldıkları söylenebilir. Hatay, Şanlıurfa ve Gaziantep en kalabalık Suriyeli nüfusu barındıran sınır illeridir. En büyük sınır ili olması ve çok yönlü imkânlara sahip olması nedeniyle Gaziantep en fazla Suriyeli nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Sayının iki yüz elli ile üç yüz bin arasında olduğu birçok kaynağın ortak görüşüdür. Ölümcül sorundan kurtulmak ve yaşama tutunabilmek için yurtlarını terk etmek zorunda kalan bu insanlar yaşadıkları yerlerde yeni sorunlarla karşılaşıyorlar. Yabancısı oldukları bir ülkede tanımadıkları insanlar arasında büyük imkânsızlıklar içinde sıfırdan yeni bir düzen kurmak olağandışı bir çaba gerektiriyor. Yaşayabilmek için barınma ve gıda en temel ve öncelikli iki konu olarak öne çıkıyor. Bu iki temel ihtiyacın sağlanması asgariden bir gelir gerektiriyor. Gelir için de ücretli veya meslek icrasına imkân verecek çalışma ortamını zorunlu kılıyor. Sosyal güvenlik sistemine dâhil olmak ise aşılmaz engeller taşıdığından yasal bir çalışma ortamı bulunamıyor. Böylece ister istemez türlü sorunlar ve riskler barındıran kaçak çalışma konusu gündeme geliyor.
Buna karşılık; ev sahibi ülkenin yurttaşları sığınmacılarla ilgili olumlu ve olumsuz farklı tepkiler gösteriyorlar. Kimileri felakete uğradıkları için maddi manevi yardım için fedakârlık örnekleri sergilerken, kimileri tersine duyarsız davranarak onları hırpalıyor. Bu nedenle yerli halkın içinden bir grup, işi Suriyeli sığınmacılara karşı fiili saldırılara kadar götürdü. Çeşitli yerlerde bir yığın tatsız olay çıktı, çatışmalar oldu. Mazlumder Gaziantep Şubesi bir sorumluluk örneği göstererek hazırladığı “Gaziantep’te Suriyelilere Yönelik Saldırılar ve Toplumsal Nefretin Sebeplerinin Analizine Dair Rapor” ile saldırı ve çatışmaları inceledi. Öneri ve tekliflerde bulundu. İlgilenen herkesin ve sorumluların istifadesine sundu. Umulur ki sorunun çözümüne katkısı olsun.
Sevgili Kürt kardeşim;
Bin yıldan bu yana aynı vatan topraklarında bir arada yaşıyoruz. Türklerin vatan edecekleri Anadolu’nun kapıları açılırken Malazgirt meydanında meşhur Türk komutan Alparslan’ın mücahitlerinin arasında sen de vardın. Anadolu’nun vatan olması, İslamlaşması için birlikte mücadele ettik. Balkanlara, Avrupa içlerine omuz omuza birlikte ilerledik. Çaldıran’da, Ridaniye’de Mercidabık’da Yavuz Sultan Selim’in saflarında sen de vardın. Yedi düvele karşı Çanakkale’de yan yana mermi attık, şehit olduk. Benim kanım senin kanına karıştı. Yan yana düştük vurulunca.. Şehitlikte mezarlarımız bitişikti. Aynı toprak örttü üstümüzü. İkimizde iki metre olmayan yerde yatıyoruz. Savaşlarda birlikte üşüdük, beraber şehit düştük, beraber gazi olduk, beraber yetim kaldık. Sana sıkılan kurşun beni de vurdu. Birinci Cihan Harbi’ni atlattık derken İstiklal Savaşı başladı. Biz yine seninle omuz omuza idik. Cumhuriyeti de seninle beraber kurduk. “Ülkemiz küçülmüş olsa da başka çare yoktu.” “Hele biraz toparlanalım, tekrar bakarız” dedik. “Düşmandan kurtulduk” diye düşünürken doluya tutulduk. Bu defa da başka bir savaş başladı. Bu savaş öteki savaştan daha tehlikeli idi. Çünkü bu defa “Bizi kurtaranlar(!), bizimle, bizim değerlerimizle savaşmaya” başlamışlardı. Anlayamadık ne yapılmak istendiğini.. Müslümanların birlik ve dayanışmasını sağlayan 400 yıllık büyük bir kurum olan Hilafeti bir dakikada kaldırdılar. Kafamızdaki sarığı çıkarıp başımıza zorla frenk serpuşu geçirdiler. Frenk serpuşu giymeyenleri halkın gözleri önünde darağacında sallandırdılar. Kadınlarımızı soydular. “Modern olmak için böyle yapmamız” gerektiğini söylediler. Bunlara itiraz eden toplum liderlerini ve dini önderleri, “İngilizlerin işbirlikçisi” ilan ettiler. Yüzlerce seneden beri kullandığımız alfabeyi bir günde değiştirip, dilimizle, tarihimizle, kültürümüzle bağlantımızı kestiler. Bir gecede millet olarak ümmi hale getirildik. Ardından ezanımızı yasakladılar. Kutsal kitabımızı yasakladılar. 5-10 sene içinde “öz vatanımızda parya” haline getirildik. Biz Türkleri “Türkçülük” kisvesi altında aldattılar. “Öztürkçe” aldatması ile Türkçenin genetiği ile oynadılar. Torun, dedeyi anlamaz hale getirildi. Tarihimizi, kültürümüzü karaladılar. Batının her çeşit eracifini “çağdaşlık” paketi ile içimize boşalttılar. “Güzellik yarışmaları” görüntüsüyle kızlarımızı kadınlarımızı müstehcenliğe özendirdiler. Bütün bunları bana da sana da yaptılar. Türk-Kürt ayrımı gözetmediler. Benim dilimi “öztürkçeleştirme” kılıfı ile yozlaştırdılar, kuşa çevirdiler. Senin dilini tamamen yasakladılar. Sadece dilini yasaklamadılar. Senin varlığını reddettiler. “Adem”e mahkum ettiler. Sana da bana da yapılan arasında aslında pek fark yoktu. Önce benim elimle seni yok etmek, benim kimliğimi de zehirleyerek tedricen yok etmek istemişlerdi. Sevgili Kürt kardeşim! Bunu ben yapmadım. İkimizi de yok etmek isteyen aynı idi. Belki onlarca yıl bunu anlayamadık. Anlayamadığımız için de hep birbirimizi suçladık. Birbirimize kastettik. Aynı hedefe karşı ben şehirde mücadele ettim. Sen silah alıp dağa çıktın. Böyle yapman doğru muydu, yanlış mıydı? Bunu elbette tartışabiliriz. Ama artık başka bir durum var. Sen de ben de, bize kimin kastettiğini artık biliyoruz. Seni de beni de manen yok etmeye çalışan zihniyete karşı Malazgirt’teki gibi Çanakkale’deki gibi yine omuz omuza birlikte mücadele etmeliyiz. Birbirimizle değil sana da bana da kastedenle mücadele etmeliyiz.
Bu fırsat artık elimizde. Osmanlı’yı kaybettikten sonra kurulan güdümlü vesayet düzeni yıkıldı bak. Yalandan değil gerçekten bağımsız bir milletiz artık. Ülkemiz ve İslam dünyası tarihi bir eşikte. Bir asırdan beri bizi esir alan Batı düzenleri ise çöküşteler. Milliyetçi partilerin savundukları sınırları ne sen çizdin ne de ben! Skies-Picot adında bir İngiliz ve bir Fransız çizdiler. O sahte sınırın berisinde de ötesinde de bizim insanlarımız var. Şırnak’ı, Cizre’yi, Hakkari’yi sen yönetsen ne olacak, ben yönetsem ne olacak? Kaldıralım bu sahte sınırları. Kaldıralım zihinlerimizdeki hudutları. Yıkalım etrafımıza örülmüş duvarları. Bak; daha büyük hesaplar yapalım. Türkler, Araplar ve Kürtler.. Yeniden omuz omuza verelim. Batının tüm hesaplarını bozalım. Batının bir asır önce kurguladığı Ortadoğu düzenini değiştirelim. Herkes özgür olsun. Tüm etnik ve mezhebi farklılıkları unutalım. İslam üst kimliği altında herkes ne ise o olsun. Müslüman olmayanlar da özgür olsunlar. İthal düzenleri kaldıralım. Yeni bir düzen kuralım. Bize ait bir düzen. Dünyaya örnek olacak bir düzen.. Bunun adını birlikte koyalım. Beyaz Türklerin, Beyaz Kürtlerin kara propagandasına malzeme olmayalım. Karayağız Türkler, delikanlı Kürtler, cefakar Araplar.. Var mısınız yeniden.. “Tamam” diyor musunuz? “Evet” diyorsanız zaten yarısını hallettik demektir. “Evet” diyorsanız, Washington’dan, Brüksel’den, Moskova’dan akıl alanlara mesafe koyalım. İşe oradan başlayalım. Devlet senin de benim de haklarımızı tanısın. Tanımıyorsa birlikte “tanıtalım.” 90 senedir dağlara taşlara “Ne Mutlu Türküm diyene” yazanlar Türkleri mutlu etmediler. Başkalarını mutlu ettiler. Şimdilerde“solculuk” edasıyla seküler Kürt kimliği üzerinden “ırkçılık” yapanlar da seni mutlu edemezler. Oyunu kime verirsen ver. Ama iradeni kimseye verme! Türk-Kürt-Arap omuz omuza verelim. Ülkemizdeki vesayet düzenini, Ortadoğu’daki sömürge yönetimlerini değiştirelim. Yeni bir anayasa ile yeni bir dünya kuralım. “Biz kimiz ki,” deme.. Sultan Alparslan’ı düşün. Nurettin Zengi’yi hatırla, Sahte Selahattin’i değil, Selahattin Eyyubi’yi örnek al. Unutma dağdaki Memo da onun vurduğu Mehmet de toprağa düşünce 2 metrekarede yatıyor. Bak yerin altını birlikte paylaşıyoruz. Yerin üstü hepimize yeter.

Şeyh Said’in Amacı Neydi?

 02.12.2014 00:00


Mehmet Alkış
Milat
Resmi İdeoloji; gerçekleri saptırmak ve çarpıtmak üzere bir Resmi Tarih tezi üretmiş ve Türkiye toplumuna dayatmıştır. Gerçekleri ifade etse bile başka bir teze inanmayı suç saymış ve cezayı mucip olduğunu günümüze kadar hüküm süren örnekleriyle ortaya koymuştur. Devlet kendisini, neyin doğru olduğuna karar verebilecek yegâne merci görerek her konuda hüküm verme hakkı ve yetkisini elinde tutmuştur. Kurtuluş Savaşının bütün gaye ve hedeflerini İttihatçı bir komplo ile yok sayanlar ihdas ettikleri söz konusu Resmi İdeoloji ile her şeye sil baştan düzen vermeye koyuldular. Bir darbeyle Birinci Meclisi usulsüz şekilde devreden çıkarıp Lozan’ı devasa kayıplarla kabul ettiler. Savaşı yürütenMüslüman AhalininKurucu İradesi adına en güçlü itiraz Şeyh Said önderliğindeki hareketten geldi. Bu hareketin temel talebi; Kurucu İradenin savaş boyunca geliştirdiği amaç ve hedeflerden sapılmamasıydı. Savaş ve bunca bedel; Din Karşıtlığı ve Irkçılığa dayalı Modern Ulus Devletlerin temsil ettiği “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” a karşı verilmişti. Bizi yok etmek için seferber olmuş bu canavara teslim olmak anlamına gelen Modern Ulus Devlet sistemine geçmek, yok olmakla eşdeğerdi. Maddi manevi bütün varlığını kaybetmekti. Bu nedenle zorunlu hale gelen ayaklanmanın gerekçeleri ve amacı hiçbir yoruma gerek kalmaksızın Şeyh Said tarafından şöyle açıklanmıştı: “Kurulduğu günden beri Dini Mübin’i Ahmedî’nin (sav) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi M. Kemal ve arkadaşlarının, Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için, gayrimeşru olan bu idarenin yıkılması, bütün İslâmlar üzerinde farzdır.”(Mehmet Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi)
”Hormek Aşireti reislerinden Halil Veli ve Haydar Ağalara! Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh. O’na hamd ve minnet olsun ki Rabbani hidayet ile Din-i Mübin-i Ahmedi’yi Mustafa Kemal’in zulmünden kurtarmak için Susar’a hareket edildi. Bu gaza ve cihat mezhep ve tarikat ayrımı gözetilmeden ‘La ilahe illallah Muhammedun Resulullah’ diyen bütün İslam muvahhitleri üzerine farz olduğundan, öteden beri memleketimizde büyük bir gayret ve şecaat sahibi olan Müslüman aşiretinizin ve Şeriat-i Garrayı Ahmediyye’ye ve büyük cihada katılacağınıza itimadım tamdır! Ya eyyuhe’l ensar ! Dinimizi ve namusumuzu bu mülhitlerin ellerinden kurtaralım. Bu dinsiz hükûmet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihat farzdır. ‘Cahidu ve katilu fisebilillahi (Allah yolunda cihat ediniz, savaşınız!) 4 Kanunnusani 1341 Emiru’l Mucahidin Esseyyid Muhammed Said Naksibendi “ (a.g.e.)
Urfa’daki Milli aşireti reisi Halil Beg’e gönderdiği mektupta:
“Şimdiki hükümet İslam Hilafetini, Saltanatı, Meşihatı İslamiye’yi (Şeyhülislam Makamı) ve ilim medreselerini ilga etmiş. Evkaf Nezaretini [Vakıflar Bakanlığı] kâfirlik maarifine ilca etmiş (çevirmiş), kadınlık mesturunu (örtünme) kaldırmış, zinayı ve içki içilmesini, kadınların yabancılarla dans yapmasını mubah kılmış. Bu gibi fuhşiyata mahsus mesela dans salonu, tiyatro, sinema, bar ve umumhane gibi geniş binalar inşa etmişler. Allah ve Resulünün dini olan dinimizle istihzada bulunmuşlar, onların namına olarak ahkâmı İslamiyeyi tahkir ve İslamiyet’in esaslarını değiştirmişler, erkânı sarsmışlar, dine karşı ve din erbabına karşı ilan-ı harp eylemişler. Allah ü Teâlâ Din ve Şeriatın intikamını almaya başlamıştır. Himmetinizden muavenet talebinde bulunuyorum, bütün aşiretlerinize bildiriniz.”(http://zazaki.de/turkce/makaleler/SeyhSaid_Ayaklanmasi.pdf)
Hiçbir beyanında bu çerçevenin dışına çıktığını ortaya koyan herhangi bir bilgi ve belgeye rastlamak mümkün olmamıştır. Böyle olmasına karşılık devleti yönetenler; başından beri destek bulmak amacıyla içeride ve dışarıda Şeyh Said Hareketini farklı tanıtma gayretine girdiler. Dinî(irticai) bir kalkışma olduğunu özellikle Batılı devletler nezdinde özenle işlediler. İçeride ise; Şeyh Said’in bağımsız bir Kürdistan kurmak için ayaklandığı propagandası yaparak hem Müslüman Türk halkını aldattılar hem de Kürt düşmanlığını yaydılar. Şeyh Said, İslam’ın egemen olduğu bir yerde herkes gibi Kürtlerin Haklarının gasp edilemeyeceğini elbette biliyordu. Ulus Devletin Din Karşıtlığına karşı çıkarken aynı zamanda Kürtlere karşı yapılan ırkçılıkla mücadele ettiğinin de farkındaydı. Şeyh Said ve arkadaşlarının idam kararını veren Şark İstiklal Mahkemesi ise, iki iddiaya birlikte yer vererek devletin politikasını kayda geçirmiştir: “Güya dini ve şer’i ve fakat her halde müstakil bir Kürdistan Hükümeti teşkil ve te'sis eylemek emel ve maksadı ile Hükümet-i Cumhuriyye aleyhine fiilen, müsellehan kıyam eyledikleri iddiasıyla maznunu aleyhim olup mevkuf bulunan Hınıs kasabasında mukim ve bilvasıta ticaretle müştagil 61 yaşında Palu’lu Şeyh Mehmed Said Nakşibendî bin Şeyh Mahmud ve -diğerlerinin- İDAMLARINA ve “bilcümle tekâya ve zevayânın sed ve bend ve ilgâsına vicahen ve müttefikan karar verildi.(Mahmut Akyürekli, Şark İstiklal Mahkemesi Kararları, 1. Cilt, S. 352-354. Nubihar Y.)

Küresel Koro”ya katılmak çözüm mü?

  13.01.2015 00:00


Mehmet Alkış
Milat
“Çok Dinli Çok Uluslu Küresel Koro”; başta Türkiye ve Filistin olmak üzere birçok halkı Müslüman ülkenin, Afrika ve Asyalı sömürgenin temsilcileri Batılıların önderliğinde “Bir Fransız (bir Batılı veya Yahudi) Dünyaya Bedeldir” şarkısını seslendirdi. Şimdiye kadar bu şarkı en çok mazlumu oynayan zalim rolüyle işgalci İsrailliler için seslendirildiğinden olsa gerek, koronun başında onların temsilcisi vardı. Bu şarkı, bir Yahudi’ye karşılık sayısız Filistinlinin öldürülmesi ile en sık Filistin’de seslendirildi. Bir İsraillinin kılına zarar gelse, uluslararası medyanın işaretiyle dünya ayağa kalkar. Ama sayısız Filistinli öldürülüp yerleşim yerleri harabeye çevrilirken bile bütün Batılı güçler Filistinlileri suçlar. İsrail mağdur, topraklarının yüzde doksan beşi işgal altındaki Filistinliler zalim olur. Irak’ta bir buçuk milyon Iraklıya karşılık ancak bir avuç işgalci öldü. Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika Ülkelerinde, Asya’da ve Güney Amerika’daki işgallerde öldürülen milyonlarca insana karşılık kaç Batılı işgalci ölmüştür dersiniz? Zenciler, Kızılderililer, Yahudiler, Müslümanlar ve dünyanın birçok yerinde yok edilen sayısız yerli topluluklar… Öldürülenler haksız, öldürenler daima haklı! Öldürülen, yok edilen, soykırıma uğrayan, yersiz yurtsuz kalan milyonlar, hatta on milyonlar içinParis’tekine benzer bir tepki göstermek kimsenin aklına gelmedi.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de dünya; Paryalar ve Efendiler olarak ikiye ayrılmış durumda. Her gün yüzlerce, binlerce parya, Fransa gibi ülkelerin ürettiği silahlarla öldürülür ama kimseden anlamlı ve etkili bir tepki gelmez. Çünkü aşağılık saydıkları paryalar yaşamasa da olur. Ama efendilere kimse dokunamaz, dokunursa kıyamet kopar. Dün Paris’te bir kez daha ilan edilen buydu. Biz öldürmeye devam edeceğiz ve siz sadece bizim isteklerimizi yerine getirecek, gerektiğinde öleceksiniz. Nitekim Fransa, Orta Afrika’da kendi askerini çatışmaya sürme tenezzülünde bulunmadan halkı birbirine kırdırarak sömürüyü devam ettiriyor. Cezayir, Ruanda, Burkina-Faso, Çad, Gabon, Gine, Kamerun, Komor adaları, Moritanya, Nijer, Senegal, Tunus, Mali ve başkaca yerlerde Fransa’nın işlediği katliamların haddi hesabı yok. Daha dün Libya’da yaptıkları hafızalarda canlı duruyor. Paris’te küresel terör nutukları eşliğinde sahte gözyaşı dökenlerin çoğu bu kitlesel katliamlara karşı en küçük bir tepki göstermiş değildirler. Çünkü Fransa’nınkine benzer birçok katliamı onlar da işlemişlerdir. Bu küresel gösteri, yaptıklarını meşrulaştırmaya yönelik bir dayanışmadır. Ama aynı zamanda bir korku ve telaşın da ifadesidir. Ezilen, horlanan, sömürülen toplumlar içinde birikerek sıkışan öfke, her an patlamaya hazır bir hale gelmiş bulunuyor. Tam da İspanyol aktör Willy Toledo’nun dediği gibi: "Charlie Hebdo" saldırısının arkasında günde milyonlarca kişiyi öldüren batı vardır. Siz hiç gürültü çıkartmadan günde milyonlarca kişiyi öldürüyorsunuz, onların bu olaylar karşısında sessiz mi kalacağını düşündünüz. Pentagon ve NATO'nun bombalı saldırıları ülkeleri bile yok edecek düzeye gelmiştir.”
Ya Türkiye’ye ne demeli?
Ermeni, Kürt, Sünni, Alevi ve diğerlerine yönelik katliamlarla; binlerce fail meçhulle; Roboski’yle; yüzleşmeyen, hesaplaşmayan, aklanmayan Türkiye de bu koroda yer aldı. Timsah gözyaşlarının, sahte gülücüklerin, yalanın hâkim olduğu küresel gösteride üst seviyede temsil edildi. “Dünya beşten büyüktür” dediği beşli çete ve “Terör Devleti İsrail” ile aynı safta durdu. Mazlumun zalime, haklının haksıza, zayıfın güçlüye teslim edildiği düzenin tahkim sözleşmesine katkı verdi. Adalet arayan Filistinliyi, Afrikalıyı, Afganı, Kürdü, Doğu Türkistanlıyı ve benzerlerini “terörist” olarak yaftalayıp mahkûm eden, direncini kıran dünya düzenine arka çıktı. Her tarafından insan kanı damlayan bu kirli Modern Uygarlığa daha çok entegre olarak kimse bir “Adalet Medeniyeti” inşa edemez. Kimse kendini de bizi de aldatmasın. Böyle bir hedefe ilerlemek isteyenler, modern bataklıkta köşe kaparak bunu gerçekleştiremeyeceklerini anlamak zorundadırlar. Samimi iseler bunun yerine; hamasi nutuklarına konu edindikleri tarihimizin muazzam birikiminden yararlanarak bir model oluşturabilirler. Çünkü benzer bir tecrübeyle yüzyıllar öncesinde Selahaddin Eyyubi çözümün şifrelerini önümüze koymuştu. O zaman da Müslüman coğrafyanın kalbi, günümüzde İsrail’e tekabül eden Kudüs Krallığı ile işgal altındaydı. Urfa’da, Antakya’da, Lübnan’daki haçlı devletçikleri düzeni tahkim ediyordu. Müslümanlar arasında işbirlikçi yönetimler onların yanında yer almıştı. Müslüman dünya perişan, Batılılar her tarafta at koşturuyordu. Şimdi olduğu gibi, doğunun servetini ülkelerine taşıyorlardı. Dünya cennetini (şimdi refah diyorlar) kuracaklarını iddia ediyorlardı. Oysa her tarafta kaos hüküm sürüyordu. Müslümanlar kendilerine ait adalet esaslı özgün bir proje etrafında birleştiler. Önce temizlendiler, içlerindeki çürükleri ayıkladılar; sonra fesadı yayan adaletin düşmanlarını temizlediler. Ardından dünya düzenini yeniden kurdular.
Arayana işte kılavuz! Buyurun!
Suriye’de devlet, uzun zamandan beri süren baskı ve zulme karşı direnişe geçen halkını ölümle göç arasında bir tercihe mahkûm etti. Onlara boyun eğdirmek için şehirleri ve diğer yerleşim birimlerini elindeki gelişmiş silahlarla tahrip etmeyi dört yıldır sürdürüyor. Adalet ve hak talep eden insanları acımasızca katlediyor. Zaten hiçbir meşruiyeti olmayan Baas Rejimi her dönemde bu tür katliamlarla yönetimi elinde tutabilmiştir. Şimdiki Suriye devlet başkanının babasının1982 yılında gerçekleştirdiği Hama Katliamı tarihe önemli bir suç belgesi olarak kaydedilmiştir. O zaman bir şehirde işlenen katliam şimdi bütün ülkede işleniyor. Şehirler başta olmak üzere bütün Suriye topraklarında ölüm ve yıkım sınır tanımıyor. İnsanlar; yaşadıkları yerleri, evlerini, işyerlerini, tarlalarını, yakınlarını; kısaca sahip oldukları her şeyi bırakıp ölümden kurtulmak için başka yerlere sığınıyorlar. Bir kısmı ülke içinde kısmen güvenli bölgelere, diğer bir kısmı ise ülke dışına çıktılar. Her gün bunlara yeni trajediler ekleniyor. Her yerde ölüm kol gezdiği için ülke içinde kalmayı tehlikeli gören milyonlarca kişi yaşadıkları yere en yakın sınırları aşarak çevredeki ülkelere sığınıyorlar. Şu sıralarda bir buçuk milyon civarında Suriyeli Türkiye’de bulunuyor. Son zamanlarda rejimin yoğun saldırıları ile iyice riske giren Halep düşerse, muhtemel göç dalgası ile bu sayı ikiye katlanabilir. Böyle bir durumda Türkiye, ağır bir yükün altına daha girmiş olacaktır. Şimdiye kadar Türkiye’ye sığınanların yaklaşık iki yüz bini devlet imkânlarıyla oluşturulan kamplarda yaşıyor. Geriye kalanlar ise, başta sınıra yakın iller olmak üzere birçok bölgeye dağılmış bulunuyorlar. Türkiye’ye gelen Suriyelilerin yarısının sınır illerinde, diğer yarısının en çok İstanbul olmak üzere Türkiye geneline yayıldıkları söylenebilir. Hatay, Şanlıurfa ve Gaziantep en kalabalık Suriyeli nüfusu barındıran sınır illeridir. En büyük sınır ili olması ve çok yönlü imkânlara sahip olması nedeniyle Gaziantep en fazla Suriyeli nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Sayının iki yüz elli ile üç yüz bin arasında olduğu birçok kaynağın ortak görüşüdür. Ölümcül sorundan kurtulmak ve yaşama tutunabilmek için yurtlarını terk etmek zorunda kalan bu insanlar yaşadıkları yerlerde yeni sorunlarla karşılaşıyorlar. Yabancısı oldukları bir ülkede tanımadıkları insanlar arasında büyük imkânsızlıklar içinde sıfırdan yeni bir düzen kurmak olağandışı bir çaba gerektiriyor.
Yaşayabilmek için barınma ve gıda en temel ve öncelikli iki konu olarak öne çıkıyor. Bu iki temel ihtiyacın sağlanması asgariden bir gelir gerektiriyor. Gelir için de ücretli veya meslek icrasına imkân verecek çalışma ortamını zorunlu kılıyor. Sosyal güvenlik sistemine dâhil olmak ise aşılmaz engeller taşıdığından yasal bir çalışma ortamı bulunamıyor. Böylece ister istemez türlü sorunlar ve riskler barındıran kaçak çalışma konusu gündeme geliyor. Buna karşılık; ev sahibi ülkenin yurttaşları sığınmacılarla ilgili olumlu ve olumsuz farklı tepkiler gösteriyorlar. Kimileri felakete uğradıkları için maddi manevi yardım için fedakârlık örnekleri sergilerken, kimileri tersine duyarsız davranarak onları hırpalıyor. Bu nedenle yerli halkın içinden bir grup, işi Suriyeli sığınmacılara karşı fiili saldırılara kadar götürdü. Çeşitli yerlerde bir yığın tatsız olay çıktı, çatışmalar oldu. Mazlumder Gaziantep Şubesi bir sorumluluk örneği göstererek hazırladığı “Gaziantep’te Suriyelilere Yönelik Saldırılar ve Toplumsal Nefretin Sebeplerinin Analizine Dair Rapor” ile saldırı ve çatışmaları inceledi. Öneri ve tekliflerde bulundu. İlgilenen herkesin ve sorumluların istifadesine sundu. Umulur ki sorunun çözümüne katkısı olsun.

 

 
 
 
Eyvah! Batı Yine Geliyor
 23.09.2014 00:00
 
 

 
Mehmet Alkış
Milat

Kargaşa, toz duman ve zifiri karanlık. Göz gözü görmüyor. Körlemeye yol alıyor herkes. Kimi önüne çıkan bir çukura çakılıyor. Kimi bir ağaca veya duvara tosluyor. Kimi suya düşüyor. Kimi bir uçurumdan yuvarlanıyor. Yüzü parçalanan, ayağı veya eli kırılan, kafası zedelenen, midesi delinen, göğsü yarılan, kötürüm, topal, kör, sağır dolu ortalık. Bağıran, ağlayan ve inleyenlerin uğultusu here yerden duyuluyor. Tuttuğu bıçağı görmez taraftan sallayanlar, elindeki silahla karanlıkta kurşun yağdıranlar, bulduğu kayayı yuvarlayanlar, ağaçları devirenler, etrafı ateşe verenler… Ara sıra görünen bir ışığa doğru koşanlar, kulağına hoş gelen bir sese yönelenler veya koluna giren birinin peşinden sürüklenenler…

Kimisi korunmak için, kimisi saldırmak için ama herkes baltayı bir yanındakine bir kendi ayağına vuruyor. Kimine küçük, kimine büyük, dostları herkese bir balta vermiş.

Burası Ortadoğu ne derseniz var derde devadan gayrı.

Bu kadar belirsizliğin yanında açık, net olan şeyler de var elbette.

Örneğin silahla ilgili her şey son derece açık ve net: İstisnasız herkesin elinde aynı merkezin dağıtım planına uygun olarak sevk edilen ve parası peşin ödenmiş silahlar var. Herkes birbirine düşman olduğuna göre ve varını yoğunu düşmana üstünlük sağlamak için harcadığına göre varın hesaplayın silah miktarını veharcanan parayı. Rakamlar yeter mi bu hesabı çıkarmaya? Tabi ki herkese istediği kadar silah vermek olmaz, planlamaya uygun olmalı, dengeler gözetilmeli. Ne olur ne olmaz. Birbirlerine üstünlük sağlarlar yoksa. Birde bölgedeki toplam silah, İsrail’in silahından fazla ve güçlü olmamalı.

Şu da çok açık ve net olanlardan: Ölenler de öldürenler de belli. Tabi ki ölenler de bizden, öldürenler de… Yalnızca öldürtenler yabancı, güneşin battığı yerden silah üreticileri. Onlar; adı üstünde üretici, biz tüketiciyiz. Ölmek de öldürmek de bizim işimiz. Onlar akıllı insanlar, bizim gibi değiller, işimize karışmazlar. 

Peki, bu silahları niye veriyorlar bize ve niye öldürtüyorlar bizi birbirimize. Bu da belli aslında: Biz birbirimize düşman olursak onlara muhtaç oluruz ve onlar bizi yönetir. Örneğin; önce topraklarımızdaki petrolü bedelini alarak çıkarırlar, çıkardıklarını satın almış gibi yaparlar, sonra işleyip yine bize satarlar. Eldeki paranın çoğunu silah sahibi olmak için yine onlara veririz. Bunun dışında kalan paralarla bize başka şeyler satarlar. Onların bilimsel tespitlerine göre; bizim her şeye, özellikle ihtiyacımız olmayan şeylere çok ihtiyacımız var. İnsan olmak ve mutlu olmak için çok tüketmek gerekir diyor bilim. Bilim bu, her şeyi doğru söyler.

Bir de herkesi aldatmak için söyledikleri dünya büyüklüğünde bir yalan var ki, duymayan bilmeyen kalmadı:

İnsanlık namına bizi bu vahşetten kurtarıp uygarlaştırmaları gerekiyormuş.

Bir türlü bunu yapamıyoruz ya! Uygarlığın sahibi, koruyucu ve gözeticisi olarak gelip bunu bize öğretmek zorunda kalıyorlar. 2003’te bin bir zahmetle Irak’a sırf bunun için geldiler. Özgürlük, demokrasi ve insan hakları için. Bir de bu güzelim şeyleri engelleyen Saddam’ın nükleer silah yaptığını tespit etmişler. Bu silahların kendileri gibi uygar olmayanların eline geçmesi çok kötü ve tehlikeli olur. Bunu mutlaka engellemek gerekir dediler ve Irak’ı işgal ettiler. Sözde silahları aradılar ama tespit ettiklerini söyledikleri halde bir türlü bulamadılar. Küçük bir yanlışlık olmuş gibi yapıp üzerinde durmadılar.

Ama uygarlaştırma operasyonunu sürdürdüler. Bunun için bir buçuk milyon insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına, yüzbinlerce çocuğun ölmesine yol açtılar. Yine de on yılı aşkın süredir Irak durulmadı. Bombalar patlamaya, insanlar ölmeye, düşmanlıklar artmaya devam etti.

Ve bu işgal adı IŞİD olan bir canavar üretti. Bu canavarın elinde onların silahları her tarafa çılgınca saldırıyorlar. Yakıp yıkıyorlar. Biz İslam’ın ve Müslümanların temsilcisiyiz diyorlar. Yani bu vahşeti bize dinimiz emrediyor diyorlar. Bunu ispatlamak için dünyanın gözleri önünde bir İngiliz bir Amerikalı’nın boğazını kesiyor.

Bu kadar da olmaz ki! Yine bir kurtarıcı lazım!

Herkesin başı kendiliğinden uygar dünyanın egemenlerine dönüyor. Onlar da sağa sola kendileri saldırtmıyormuş gibi yaparak kerhen canavarı yok etmek için yola çıkıyorlar. Bu kez Suriye’den bazı yerlerde giriyor işgal alanına. Suriye’de bir ülke ve bir halk yok olurken kılını kıpırdatmayanlar Irak’a ikinci kez koşa koşa geliyorlar. Irak’ı, Musul’u, Kürdistan’ı, Yezidileri, Rojava’yı, Kobani’yi ve Sünni Arapları kurtaracaklar. 

Böylece topraklarımızda bir işgal daha başladı.

Batının gelişi, hiçbir zaman olmadığı gibi yine hayra alamet değil! Zira Batı gittiği hiçbir yere tahrip, talan ve ölümden başka bir şey götürmedi.

Bizim bu aptallığımız sürdükçe ne gelişleri, ne işgalleri biter.

23.09.14 İnönü’den ‘Barış Süreci’ne Katkı

 Mehmet Alkış
   Lozan’da Din Karşıtlığı ve Irkçılık esasları üzerinde kurulması kararlaştırılan Ulus Devletin; Red, İnkar ve Asimilasyon Politikaları ile kendi toplumuna her türlü baskı, şiddet ve zulmü reva gördüğü artık herkesçe anlaşılmıştır.

Ama bilinmeyen bir husus var: Yeni Devletin kurucuları, Lozan görüşmelerinde bile Din Karşıtlığı ve Irkçılığı esas alan politikalara karşı durmuşlardı. 

Lozan Heyetinin başkanı ve sonraki dönemin iki numarası İsmet İnönü’nün Kürtlerle ilgili söyledikleri herkesi hayret ve şaşkınlığa sürükleyecek niteliktedir. Devletin kurucusu olarak CHP’nin arkasında durduğu devlet politikaları ve bugünkü tutumu, bu sözlerle tam bir çelişki oluşturmaktadır.  

Lozan’da Musul Meselesi görüşülürken İnönü’nün 23 Ocak 1923 tarihli konuşmasından bölümler:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir. Çünkü Kürtleringerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadırlar.

Kürt halkı ve yukarıda belirtilen temsilcileri Musul Vilayetinde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmalarına razı değillerdir. Böyle bir ayrılmaya engel olmak için bütün fedakârlıklara katlanmaya hazırdırlar.

“Musul Vilayeti nüfusunun çoğunluğunu meydana getiren Kürtlerle Türklerin vilayetlerinin Türkiye’nin tamamlayıcı bir parçası olarak kalmasını sağlamak için bütün güçleriyle mücadele etmekten bir an bile geri durmayacaklarına şüphe yoktur. Bu halk, pek az bir süre önce Türkiye Büyük Millet Meclisine başvurarak 1918 silah bırakışmasından sonra işgal edilen ülkelerinin Türkiye’ye geri verilmesini sağlamak bakımından sarsılmaz kararlarını bildirmiştir. 

“…… Türk Temsilci Heyeti, Dünya Savaşına ve Bağımsızlık Savaşına katılmış Türk Ordusunun bütün komutanlarının yurdun kurtuluşu için Kürt halkının yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakârlıkları saygı ve hayranlıkla belirttiklerini söylemeyi bir ödev bilmektedir. Düşmanlarımızın saldırısına uğramış Anadolu’nun çeşitli cephelerinin savunulmasında olduğu gibi, Yunanlıların tam bir bozgunuyla sonuçlanan saldırıda anı amaca varmak ve aynı ülküyü gerçekleştirmek için Kürtlerle Türkler tam bir işbirliği içinde çalışmışlardır.

“......... İngiliz Temsilci Heyetinin söylediğine göre,  İngiltere Kürtlere özerklik vermek iteğinde imiş de Türkiye bunu vermeğe yanaşmıyormuş.

Kürtler, Türkiye’de her zaman yurttaşlık haklarından yararlanmışlardır. Siyasal ve sosyal bakımlardan her zaman işbirliği yaptıkları Türk Hükümetini yabancı bir Hükümet saymamışlardır. Büyük Millet Meclisinde Milletvekilleri vardır, hükümet ve yönetim işlerine etkili katılmaktadırlar.

“Kullanılan ad ne olursa olsun gerçekte bir sömürge olacak bir ülkede yabancı bir devletin uyruğu durumuna geçmek üzere şimdiki durumunu değiştirmek isteyecek tek bir Kürt bile yoktur.

“Böyle bir durumda kendilerini temsil etmeyecek bir hükümet ve Parlamentoca uzaktan yönetilecek olan ülkelerinin kaderi üzerinde hiçbir etkileri olmayacağını Kürtler bilmektedirler.

“Yurttaşlık haklarını ve yetkilerini kapsamayacak olan ve sözde özerk bölgelerin halklarına tanınacağı söylenen haklar, Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir.

“Musul’un kaderi, İzmir’in, Doğu Trakya’nın, İstanbul’un, Adana’nın, Urfa’nın, Anteb’in vb. yerlerin kaderinden ayrı değildir. Bu yerlerin hepsi de çarpışmalar durdurulduktan sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak işgal edilmiştir. Böyle olunca Musul Vilayetinin anılan bu şehirler ve bölgeler gibi Türkiye’ye geri verilmesi doğal ve mantığa uygun bir davranıştır.

“Türkiye’nin Musul Vilayetinin kendisinden ayrılmasına neden razı olamayacağını gösteren düşünceleri şöyle özetlemek istemekteyim:

1.Bu Vilayet halkının büyük çoğunluğu Türk ve Kürt’tür.

 

Kürt

Türk

Arap

Yezidi

Gayrimüslim

Toplam

Süleymaniye Sancağı

62,830

32,960

7,210

-

-

103,000

Kerkük Sancağı

97,000

79,000

8,000

 

 

184,000

Musul Sancağı

104,000

35,000

28,000

18,000

31,000

216,000

Musul Vilayetinin Toplam Nüfusu

263,830

146,960

43,210

18,000

13,000

503,000

İnönü’nün Lozan’da Savunduğu Nüfus Tablosu (Kürt Nüfusunun çokluğunu ispat için)

 

 

 

Arap

Kürt

Türk

Hıristiyan

Yahudi

Toplam

Musul

170,663

179,820

14,895

57,423

9,665

432,468

Erbil

    5,100

  77,000

15,000

  4,100

4,800

106,000

Kerkük

  10,000

  45,000

35,000

      600

1,400

  92,000

Süleymaniye

   -

152,000

  1,000

      100

1,000

155,000

TOPLAM

185,763

452,720

62,225

16,865

16,865

785,468

Lord Gürzon’un(İngiltere) Lozan’da savunduğu Nüfus Tablosu(Arap Nüfusun Çokluğunu İspat İçin)